sayfalar

7 Aralık 2008

ALINTILADIKLARIM...

SELİN VE CEM İLE YOLCULUKLAR buket uzuner

... her yaşın son kullanma tarihi dolmadan onu kendince yaşayabilmeyi başaracak kadar şanslı ve bilinçli olanlar her yaşta gençleri sever ve onları destekler... ( syf XIV önsöz)

... can sıkıntısından bunalmaya uzanan umutsuzluk duygusu çocukken renksizdir ve hafiftir çokluk. Ergenlikte görüntüsü büyük, hacmi küçüktür. İlk gençlik adamakıllı hacimli ve elbette ağırıdır. Yetişkinlikte artık tanıdık, dolayısıyla daha az ürkütücüdür. Orta yaşta rengi değişir, bütün tonlar koyulaşır. Kimisi bunaltının tıpkı çocukluk gibi olgunluk yılları olan yaşlılıkta çok azalıp hafiflediğini anlatıyor... (syf 23)

... yüzü bembeyazdı ölümün siyahlar giyinmişti ama öyle beklendiği gibi korkunç değil, sakin ve kararlıydı. Ölüm bir erkekti... (syf 34)

... öğrenmek acıtır ama öğrenmeyi ertelemek sakat bırakır... (syf 40)

... abartmaya bayılıyor. Duygularını değil, onları dışa vuruş biçimini abartıyor selin. Aslında bütün abartıcılar gibi duygularını rahat ifade edemeyecek kadar utangaç biri. Bunu anlayabiliyorum, çünkü ilk gençlik yıllarımda ben de öyleydim... (syf 48)

... zaten sözler böyledir. Varacakları yere mutlaka varırlar. Sözler varmak istedikleri yere varmak için birkez yola çıktılar mı artık yol üzerinde kim varsa devirir, düşürür ya da delip geçerler. yola çıkamaya hazır sözleri artık kimse ama kimse tutamaz... (syf 94)

... şiir ve hikaye adı sözcük olan aşkın esiri olmuş iki tutsak aşıktır. Onlar aşkları uğruna ölecek, öldürecek kadar bağımlı ve gözü karadır... (syf 95)

... zaman uzayın en yalnız elementidir. Geçmişle gelecek arasında gece ve gündüz sürekli akmak durumundadır ve bu nedenle hiçkimsesi yoktur. Işıksa uzayın en şanslı elementidir. Çünkü o gölgesiyle arkadaşlık eder ama zamanın gölgesi bile yoktur. zaman kendi karanlığını da içinde barındırır ve uzayın en yalnız elementidir... (syf 103)

... aşkı düşünmekten aşık olamamak gibi mutsuz ve yorgun düştüm... (syf 116)

... hani bazı filmlerden ve bazı romanlardan sonra dışardaki aydınlık ve gerçek dünyaya uyum sağlamakta zorlanır insan, işte o zorlanma anlarının ağır havası ve o hipnozun uzun süren uyumuşluk hali.. Sözcüklerden çok, düşüncelerin sesiyle baş başa kalışın yorucu sessizliği. Ama kafede çalan moda bir şarkı, çorba içen ağızların şapırtıları ve yan masada büyük bir ihtirasla sevgilisini çekiştiren kızın sesleri, kendi iç seslerimi duymamı engelliyor. Oysa bıraksalar saatlerce hiç konuşmadan, dalgınlıktan yapılmış şeffaf battaniyemin altında kendi düşlerimi ve düşüncelerimi seyredeceğim... (syf 123)

... bir mekanda ortak yaşamak sırasında kurulan dostluklardan çok zının o mekandan ayrılınca devam ettiğini öğrenmek için kaç düş kırıklığı yaşamak gerekir? Kaç yalnızlık, kaç hüzün mevsimi? okul arkadaşları, iş arkadaşları, seyahat arkadaşları, komşuluklar hatta evlilikler... Görüşme zeminini oluşturan mekan ortadan kalkınca, aslında görüşmek için gerçek bir neden olmadığı ortaya çıktığında, en fazla birlikte zaman geçirilen mekan arkadaşına artık sokakta bir yerde rastlamanın burukluğunu hangimiz yaşamadık kaç kere? Ve asıl mekana direnen o çok az gerçek dostluğun nasıl da değerli olduğunu yıllar sonra kavramanın ayrıcalıklı keyfi bu nedenle güzel değil midir? ... (syf 124)

... sinema tek kişilik büyüdür, dost iki, diye fısıldıyorum kendime... (syf 128)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts with Thumbnails