sayfalar

16 Mart 2009

BEYAZPERDE

oscar ödülleriyle ilgili bir dosya hazırlarken epey söylenmiştim "aynı filme bu kadar ödül verilir mi canım? iyice suyunu çıkardılar" diye...


hatta öyle ki, o dosyayı yapmak zorunda olmasam oscar törenini protesto amaçlı olarak ilgilenmeyecektim haberleriyle... ( bu durum tavşanın dağa küsmesinden farklı olmasa da kararlıydım:) )



ne de olsa hepi topu bir bilgi yarışmasında herşeyi bilebilen bir çocuğun hikayesiydi... ne aksiyon vardı ne de hayret ettirecek efektler...



ama yine de merak işte... filmi izlemeden duramadım. bahanem de hazırdı "filmin müzikleri filmi izlemem için beni çekti:)" (şaka maka cidden müzikler harika)



velhasılı kelam MİLYONER'i bir solukta izledim:) sonunda tatlı bir huzur, yürek dolusu bir cesaret ve gözlerimde bir iki damla yaş vardı...



sonunda gördüm ki ödüllerin ne için verildiğini anlamaya çalışmam boşaçabaymış... hissetmek gerekiyormuş...



teşekkürler Danny Boyle ve Loveleen Tandan

26 Şubat 2009

YETER ÇIĞLIĞI




İçten içe bir yeter çığlığı! Zamanı geçmiş bir çığlık, çoğunluğunu yitirmiş, gücünü bitirmiş, umudunu kesmiş öylesine bir yeter çığlığı…

Böyle mi sonuçlanacaktı direnişler?

Bir bir vazgeçtik davamızdan!!!!
Davamızın ne olduğunu unuttuk, bu işin davası yok gibi alıştık herşeye…
Şimdi ben ağlarken ucundan taviz vermemek için daha doğrusu verdiğim tavizleri azaltmak için çırpınırken; davadaşım sandığım, çırpınışlarımı “olayı büyütmek” olarak nitelendiriyor!
Yorulduk… Yoruldum ve biliyorum ki benden bizden daha çok yorulanlar var…
Dava için savaşmaktan değil; dava için savaşırken bir bir yalnız kaldığımız için yorulduk ve bir bir yalnız bıraktığımız için yorduk!

Tavizler zincirinde öyle yalancıktan bir dünya kurduk ki bir kısıtlamanın içinde değilmişiz gibi yaşamaya başladık.
Onların dediği gibi gerçekten suçlu saymaya başladık kendimizi…
“Ben bunu seçtiysem sonuçlarına da katlanmalıyım” ı empoze ettiler hayatımıza, biz de boyun eğdik kuzu kuzu.

İslamın gereği olduğunu unuttuk, sosyal bir sınıfın tarzı olarak kabullendik duruşumuzu. Kişisel bir tarz dedik çıktık ortaya!
Şimdi oturmuş siz halledemediniz bu problemi o halletsin diye ahkâm kesiyoruz…
Peki, biz bu problemin düzelmesini hakettik mi?
“Rabbim 2 yıl savaştım, 3 yıl da dua ettim ben üstüme düşeni yaptım” üstümüze düşen görev bu kadar mıydı?
“Ben senin kulundan korktum, kılıfına uydurdum, Allah affeder dedim tavizler denizine daldım! Bu hayatı senin bana verdiğini unuttum, geleceğimin olup olmayacağının senin elinde olduğunu unuttum, kariyerimi bir saniyede hiç olmamışa çevirecek büyüklüğünü anlamadım! Hayatım için, geleceğimi kurtarmak için, kariyer yapmak için senin emrini kulak ardı ettim. Şimdi oturup bu işe bir çözüm bulamayanları mı suçlayayım kendimi mi?”

Rabbim ya hatamız haddinden büyük bu çile gitmiyor başımızdan ya da çektiğimiz çile sonunda vereceğin mükafat büyük bitmiyor bu sınav!!!
Rabbim senden gelen herşey güzel; bu yokuşların inişlerini de hayr eyle!! Bizim gözümüzü de gönlümüzü de artık açık eyle!!


23 Şubat 2009

ÖLÜMÜM






Ölümüm yakındır; kapı komsumda,2 sokak ötede, yan mahallede…



Ölümüm yakındır; gözleri gözlerimde, nefesi ensemde, sesi kulağımda…



Ölümüm yakındır; odamın bir köşesinde, masamın üstünde, yatağımın içinde…



Ölümüm yakndır; en son gülüşümde, kuruyan gözyaşımda, ağzımdan çıkan en derin “of”ta…



Ölümüm yakındır; son uyuyuşumda, en tatlı rüyamda, başka bir âleme göz açışımda…



Ölümüm yakındır; son kalp kırışımda, son kalp kırılışımda, son affımda…



Ölümüm yakındır; kapımdaki tek el silah sesinde!!!




Ölüm vakti gelmiştir; ardımdan akacak gözyaşlarını bitirince…




Ölüm vakti gelmiştir; son tövbemi edişimde…




Ölüm vakti gelmiştir; bu kalp artık işe yaramaz hale gelince…




Saat mi çalıyor? Vakit mi geldi ne?

12 Şubat 2009

UYUMAK İSTİYORUM

iki yıldız arası göğe asılı hamak...
uyku, uyku... zamansız ve mekansız, uyumak.

uyumak istiyorum; başım bir cenk meydanı;
harfsiz ve kelimesiz düşünmek yaradanı.

ilgisizlik, herşeyden kesilmiş ilgisizlik;
bilmeyiş ki, en büyük ilme denk bilgisizlik.

usandım boş yere hep gitmelerden, gelmelerden;
bırakın uyuyayım, yandım kelimelerden!

göz kapaklarımda gün, kapkara bir kızıllık;
kulağımda tarihin çıkrık sesi, bin yıllık.

bir yurt ki bu, diriler ölü, ölüler diri;
raflarda toza batmış peygamberlerden bildiri.

her gün yalnız namazdan namaza uyanayım;
bir dilim kuru ekmek; acı suya banayım!

ve tekrar uyuyayım ve kalkayım ezanla!
yaşaya dursun insan, hayat dediği zanla...

N. F. KISAKÜREK

9 Şubat 2009

bir dostun yüreğinden




Yüreğimin sızısı yağmur olur akar gözlerimden sen yokken
Sen yokken düşen her damlam; bir sonrakinin artcısıdır aslında
Ardarda gelir tüm depremler ..
İ nceden inceye sarsar ve yıkar ne var ne yoksa
Sen yokken olur tüm bunlar ..tüm sızlanışlar yokuluğuna olur


Yağmur söndürmeye yetmiyor içimdekileri..
Dağılanları toplamıyor hiçbir cümle..
Yetmiyor tuttuğum nefesi geri bırakmama
Tuttum nefesimi ben.. sayıyorum içimden sen gelene kadar
Nefessiz ne kadar yaşarsa insan..Oraya kadar yaşamaktır bana kalan..



Benden … içimden… Gözlerimin yağmuruna
… b. sevinç ...

28 Ocak 2009

LALEye MEKTUP...

Gençsin daha lale, körpeciksin… Hayat dolusun lale. Dimdik duruyorsun. Küçüksün daha lale, imtihanlarla karşılaşmamışsın. Çaresiz kalmamış yüreğin. Yol ayrımlarını tanımamışsın…






Ne kadar güzelsin lale, ne kadar zarif… Bakmaya doyamıyor gözler. Sen de farkındasın, daha da bir güzelleşiyorsun gözler sana döndükçe…

Ne kadar umutlusun lale… Güneş hissettirmeye görsün kendini hemen açıyorsun yapraklarını hevesle. Baharın haberini alır almaz güneşine kavuşmak için zorluyorsun toprağını, umutla koşuyorsun yeryüzüne…







Rengin ne kadar güzel lale… Ne kadar canlı. Nekadar can alıcı. Hazan görmemişsin sen hiç lale, rengini soldurmaya yetişememiş hiçbir hazan…



Sabırlısın lale… Her baharı bekliyorsun. Her bahar “yine yeniden” diyorsun hayata. Usul usul, acele etmeden şaşırtıyorsun bizi. Tadını çıkartıyorsun havaya ve güneşe ulaşabildiğin her anın. Telaşeyle değil ama… Yavaş yavaş, sindire sindire… Sanki bahara kadar soğanında bekleyen sen değilsin. Nasıl sabırlısın lale… Nasıl bu kadar sabırlısın…


Ahh lale… Ulaşabilsem sana. Olabilsem sen gibi. Ahh lale “pembe”n kadar heyecanlı, “kırmızı”n kadar can alıcı, “sarı”n kadar iç açıcı ve “beyaz”ın kadar masum… Beyaz kadar masum, beyaz kadar saf, beyaz kadar sade… Beyaz… Beyaz lale… Ahh olabilsem ben de bir “beyaz lale”.





Lalezardaki tek “beyaz lale”

26 Ocak 2009

Ben Yokum Beni Karıştırmayın


odalar dolusu kitap

bunca basılı kağıt

akıl ve selüloz karışımı

hamurdan yoğrulmuş kafalarımız ;

mezarlarınıza kapanmış konuşuyorsunuz

vıdı vıdı konuşacaksınız


melekler perçemlerinizden tutuncaya kadar

kurtların , böceklerin çeneleriyle…


ben yokum beni karıştırmayın:

kulaklarımı balçıkla sıvadım ben ,

-yukarıdakiler de dualarınıza, aminlerinize…


vıdı vıdı vıdı vıdı..

bunca sözü nereden buluyorsunuz?

ne kadar çok şey istiyorsunuz

ne kadar çok şey biliyorsunuz

mezar taşlarından, kitabelerden çok…


ayıp, ayıp!...

tanrı konuşmak için

sizin susmanızı bekliyor.


Cahit Koytak




biraz geç mi kaldım bilmiyorum...

cahit koytak şiirleriyle tanışmak için...

son kıtayı duydum çok sevdiğim bir insanın ağzından...

sonra başladım kazar misali interneti didiklemeye...

daldım "cahit koytak" deryasına sürükleniyorum bakalım...

hayrola...
Related Posts with Thumbnails